KASTAMONULU LATİFİ, TEZKİRESİ ve KASTAMONU-NÂME İDDİALARINA CEVAP

 

Yrd.Doç.Dr. Rıdvan Canım[1]

 

 

Değerli dinleyenlerim, edebiyat tarihimizde “Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ” adıyla tanınmış olan Latîfî Tezkiresi, Edirneli Sehî Bey Tezkiresi (yazılış tarihi 945/m.l538)nden sonra Anadolu sahasında  yazılmış ikinci tezkire olarak bilinir. Latifî, eserini 953/m.l546 tarihinde tamamlamıştır. XVI.yüzyılda Latîfi tezkiresinden sonra yazılmış beş tezkire daha vardır. Bunlar sırasıyla Âşık Çelebi’nin Meşâirü’ş-Şu’arâ(976/m.l568)sı, Hasan Çelebi’nin Tezkiretü’ş-Şu’arâ (994/m.l586) sı, Ahdî’nin Gülşen-i Şu’arâ(l002/m.l593)sı, Beyânî’nin Tezkiretü’ş-Şu’arâ(l006/m.l597)ve Gelibolulu Mustafa Âlî’nin esas itibariyle tarihî olayları ele alan, ancak ihtiva ettiği şairlerle de tezkire hüviyeti arzeden Künhü’l-ahbâr(l007/m.l598) adlı eseridir.

Yazılış tarihini yukarıda zikrettiğimiz Latîfî Tezkiresi, tamamlandıktan sonra devrin padişahı Kanuni Sultan Süleyman’a takdim edilmiştir. Eser, bir “Mukaddime”, “Üç Fasıl” ve “Hâtime”  bölümlerinden meydana gelmiştir. Tezkire’deki toplam şair sayısı 334’tür.

Tezkiretü’ş-Şu’arâ’nın “Mukaddime” bölümü; besmele, hamdele ve salvele ile başlar. Önce “Der-beyân-ı fazîlet-i kelâm-ı mevzûn..” başlığı altında şiirin faziletleri anlatılır. Şiirin tarihini Hz.Adem’le başlatan Lâtifi, ilk şiirin Hz.Adem tarafından oğlu Habil’in kardeşi Kabil tarafından öldürülüşü üzerine söylenmesiyle ortaya çıktığını ileri sürer.

Latîfî daha sonra “Der beyân-ı illet-i şi’r-guften-i şu’arâ...” başlığı altında şairlerin şiir söyleme sebeplerini anlatır. Tezkire yazarı, “Şairlerin dili cennetin anahtarıdır.” sözüyle girdiği bu bölümde, aslında şairin esas görevinin güzellerin ve güzelliklerin yaratıcısı, hüsn-i mutlak olan Allah(c.c.)’ı övmek olduğunu belirtir. Sonunda söz devrin padişahına getirilerek onu övmenin bir borç olduğu vurgulanır. “Der medh-i pâdişâh-ı islâm...” başlığı altında ise zamanın padişahı Kânûnî Sultan Süleyman’a övgüler yer alır.

Değerli dinleyenlerim, Tezkiretü’ş-Şu’arâ’nın yazılış sebebi, “Sebeb-i te’lîf-i kitâb...” başlığı altında açıklanır.Yazarın hayatına dair bazı bilgileri de ihtiva eden bu bölüm, tezkirenin en önemli kısımlarından birisidir. Klâsik eserlerimizin mukaddime bölümlerinde veya sebeb-i telife ayrılan kısımlarında sözkonusu eserin yazılışına dair söylenenler Latîfî tarafından benzer ifadelerle bir kez daha dile getirilir. Bu işi yüklenme konusundaki itirazlar “Der beyân-ı ızhar-kerden-i acz...” başlığı altında yer alır. Latifi, mukaddime’nin “Sıfat-ı ehl-i hased...” adını taşıyan bölümünde, böyle bir çalışma ile kıskanç kişilerin düşmanlıklarını kazanacağını da bildiğini ifade eder. Mukaddime’nin bundan sonraki kısımlarında zamanın kötülüğünden, insanların kadir kıymet bilmeyişinden şikayetler vardır. Her taraf kendini şair zanneden taklitçilerle dolmuş, iki mısra söyleyen kendini şair ilan eder hale gelmiştir. Latîfî, burada tezkiresini yazdıktan sonra şahsına  yöneltilebilecek muhtemel eleştirilere de peşinen cevaplar verir.

Eserin Mukaddime bölümü içerisinde en dikkate değer kısımlarından birisi de “Der beyân-ı merâtib-i aksâm-ı şu’arâ” başlığını taşır. Latîfî, tezkiresine aldığı şairleri hangi ölçülere göre seçtiğini ve bunları seçerken karşılaştığı güçlükleri anlatırken bir bakıma divan şiirinin poetikasına ışık tutacak görüşler sergiler. Şiir ve şaire yönelik değerlendirmeler ve değerlendirme yöntemleri de bu bölümün muhtevasını oluşturur. Bu kısımda şiir ve şaire dair söyledikleri ile Latifi, çağının edebî anlayışlarını ortaya koymakla kalmamış, günümüzde geçerli olan edebiyat telakkilerine de öncülük etmiştir.

Mukaddime içerisinde “İbtidâ-i Kitâb-ı Tezkiretü’ş-Şu’arâ..” başlığı altında ise Latifi, eserini nasıl ve hangi ölçülere göre tasnif ettiğini belirtir. Tezkireye Sultan II.Murad zamanından hicrî 953 senesine gelinceye kadar yaşamış Osmanlı şairleri  alınmıştır. 

Efendim, Tezkiretü’ş-Şu’arâ’nın bundan sonraki kısımları 3 “fasıl” halinde şairlere ayrılmıştır. Eserin “Hâtime”  yani sonuç bölümünde ise, Latîfî, tezkiresini 953 hicrî tarihinde tamamladığını, tezkiresine 300 şairi aldığını, devrinde şiir ve inşaya ilginin azaldığını, hatta kalmadığını, insanların sanatkârın gerçek değerini anlamaktan uzak olduğunu, hırs ve dünya arzularının insanları sarhoş ettiğini, çeşitli sebeplerden dolayı tezkiresini istediği gibi yazamadığını belirtir ve okuyucunun dualarını beklediğini söyleyerek eserini tamamlar. Dikkat edildiyse burada Latîfî, tezkiresine 300 şairi aldığından sözediyor. Eserin yazma nüshaları üzerinde yapmış olduğumuz tenkidli metin çalışması sonucunda Latîfî tezkiresindeki şair sayısı 334 olarak tesbit edilmiştir. 34 kişilik bu fazlalığın zamanla bizzat Latîfî tarafından yapılan ilavelerden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Çünkü Latîfî, tezkiresini yazıp tamamladıktan sonra 40 seneye yakın bir ömür sürmüş ve zaman zaman bazı  değişikliklerle yeni isimleri tezkiresine ilave etmiştir. Yine tenkidli metin çalışmaları sonucunda ortaya çıkan 256 sahifelik nüsha farkı, tezkirenin yazma nüshaları arasında ne kadar büyük farklar bulunduğunu göstermesi bakımından son derece ilginçtir. Diğer taraftan bu üçyüz rakamına Latîfî’nin şeyh şairlerle şair sultanları ilave etmemiş olabileceği ihtimalini de gözden uzak tutmamak gerekir.

Değerli dinleyenlerim, Latîfî’nin Tezkiretü’ş-Şu’ara adlı bu eseri, getirmiş olduğu tertip sistemi, şairlere ve bunların şiirlerine dair edebî tenkid ve değerlendirmelerdeki objektiflik ve isabetli yorumlarla  orijinal bir eserdir. Tezkire yazarı, şairlerin gerçek kıymetlerini, bulundukları sosyal statüler ne olursa olsun açıkça ve çekinmeden belirtmiş, koyduğu ölçülerle her şaire layık olduğu kadar değer vermiştir. Nitekim Latîfî’nin bu şairler hakkında verdiği hükümlerde yanılmadığı zamanla çok daha iyi anlaşılmıştır. Klâsik edebiyatımızın tezkire yazma geleneği içerisinde  şekil ve muhteva yönünden olduğu kadar, edebî değerlendirmeleri açısından da Latifi tezkiresi aşılamamış ve bu sahadaki öncü durumunu her zaman korumuştur.

Latîfî Tezkiresi üzerinde, tarafımızdan yapılmış tenkidli metin çalışması dışında bugüne kadar başka çalışmalar da yapılmıştır. Eser, Ahmed Cevdet tarafından hazırlanan matbu nüshası dışında iki defa Almancaya çevrilmiş, eserin “tenkidçi” yönünü konu alan bir doktora çalışması ise ABD’de gerçekleştirilmiştir. Latîfî’nin hayatı ve edebî kişiliği ve eserleri üzerinde yapılan bir doktora çalışması dışında eser üzerinde yapılan bir sentaks çalışması ve Doç.Dr. Mustafa İsen tarafından hazırlanan tezkirenin sadeleştirilmiş bir baskısı bulunmaktadır.

Daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, Latifi Tezkiresi’nin şekle ait en önemli hususiyetlerinden birisi; şairlerin alfabetik bir sistem içerisinde verilmiş olmsıdır. Her ne kadar bazı yazma nüshalarda bu sistemin bazı şairler için bozulduğu görülüyorsa da, bu, muhtemelen müstensihlerin tasarrufundan kaynaklanmaktadır. Ancak bu farklılığın genel düzeni bozacak nitelikte olmadığını da hemen belirtelim.  Latifi’nin şairleri sıralamasında şeyh şairleri sultan şairlerin de önüne alması pek görülmeyen bir tasnif şeklidir. Bu düzenleme ile Latifi, aynı zamanda bir tasavvuf büyüğü olan bu şair şahsiyetlere verdiği değeri gösterir.

Latifi tezkiresini benzerleri arasında oldukça saygın ve önemli bir konuma getiren diğer sebepler daha ziyade muhtevaya aittir. Latifi’nin tezkiresine aldığı şairlere ve onların şiirlerine dair değerlendirmelerin en önemli tarafı; duygusallıktan uzak ve son derece objektif oluşudur. Latifi’nin biyografilere kazandırdığı  boyut ise kendisini takip eden tezkirecilere örnek olacak mahiyettedir. Eseri diğer tezkireler arasında farklı bir konuma getiren bir başka husus da, Latifi’nin şairler için getirdiği ölçü fikridir. Gerek şairin hayatı ve eserlerine dair biyografik bilgi ve değerlendirmelerde ve gerekse örnek seçtiği şiirlerde araştırma ve inceleme sonucu hükümler verdiği, klişe laflâr etmediği açıkça görülür.

Tezkire’nin önsözünde ve özellikle şairlerden Fânî hakkında bilgiler verirken Latifi’nin şiir ve şair konusunda ilginç tesbitlerine rastlıyoruz. Tezkire yazarı burada bir anlamda  şiirin ne olduğunu ve kime şair denileceğini  ayrıntılı bir biçimde ortaya koyar. Yazar, böyle bir eser yazma faaliyetine başlamadan önce aslında hazırlıklıdır ve karşılaşacağı güçlükleri bilmektedir. Latifi, öncelikle şiir söylemenin Allah’ın velî kullarına mahsus olduğunu, çünkü gerçek aşkın ancak onlarda bulunduğunu ve aşık olunacak tek varlığın da Cenâb-ı Allah’ın bizzat kendisi olduğunu, bu insanlarda şiir söyleme yeteneğinin ilhamdan kaynaklandığını, diğerlerinin ise taklitten kaynaklandığını belirtir. Sözünü ettiği bu insanlar, şiiri “iftihar ve iştihar” yani övünmek ve şöhret bulmak için söylerler.

Latifi’nin incelemeyi esas alan, araştırmacı bir kişiliğe sahip olduğunu daha önce söylemiştik. Bununla ilgili olarak tezkirenin önsözünden yapacağımız aşağıdaki alıntı yazarın bu konudaki titiz kişiliğini ortaya koyacaktır :”... Bu mukaddime minvâlince her birinün tedvîn itdügi te’lifâtı ve tahrîr itdügi eş’âr u ebyâtı sa’y u taleb ile bir bir buldum ve nice zaman zahmet ü meşakkat idüp cüst ü cûyende ve tek ü pûyende oldum ve zebân-ı Türkîde nazm u inşâya müteallık ne kadar divan u risâle ve makale varsa hezâr cidd ü ikdâm ve cehd-i ihtimâm ile tetebbu’ u tefahhus kıldum.”

Saygıdeğer dinleyenlerim, bilindiği üzere Latifi tezkiresinin hemen hemen tenkide uğradığı, eleştirildiği tek konu; Latifi’nin, Kastamonulu olmayan bazı şairleri hemşehrilik gayreti ile Kastamonulu olarak gösterdiği şeklindeki iddia ve ithamlardır. Yazımızın asıl konusunu teşkil eden bu hususla ilgili olarak bazı tesbitlerde bulunmak  istiyorum. Latifi’yi bu açıdan eleştirenlerin başında öncelikle Aşık Çelebi ve Hasan Çelebi gelmektedir. Kanaatimizce sonradan Latîfî ve eseri hakkında böyle düşünenler ve bu şekilde yazanlar sadece Aşık Çelebi ile Hasan Çelebi’nin iddilarına katılmışlar veya hiçbir araştırmaya gerek duymadan bu yargıları benimsemişler ve tekrar etmişlerdir. Yine bilineceği üzere Aşık Çelebi de Hasan Çelebi de tezkirelerini Latifi’den sonra yazmışlardır. Önce Aşık Çelebi’nin, tezkiresinde Latîfî hakkında söylediklerine bir bakalım : “ Sahih Kastamonidendür. Tarîk-ı ilme sülûk idüp  bir mikdar tahsîlden sonra ferâgat idüp sülûk-i râh-ı muhâsebe vü kitâbet itmişdür. Selîkası şi’r ü inşâya mülâyim olup ikisine bile mümâreset itmişdür el-hak ikisine bile bezl-i meblag-ı himmet itmişdür. Ahvâl-i İbrahim Paşa ve Vasf-ı Şehr-i İstanbul ve Rebiiyye-i Ezhâr gibi birkaç hoş-âyende  inşâsı vardur. Her birinde hoşca ma’nâsı ve şûhca edâsı vardur. Hâsılı akrânı içinde yegânedür ve inşâsı nazikânedür. (...) Hudûd-ı sene hamsînde İstanbul’a hicret ve anda ikâmete azîmet itdi. Ol tarihde Sehî Beg cem itdügi Tezkiretü’ş-Şu’arânun nev-peydâlugı zemânı olup halk içinde makbûl düşmişdi.  Latîfî ile fakîr bir tezkiretü’ş-şu’arâ  dimek fikr idüp ol zemân tertîbin ve fakîr hurûf-ı esâmî tertîbin ihtiyâr itdüm. Sonra monla-yı mezbûr benüm tertîbüme sarkup yârân lokmasına tama’ itdügi ecilden ben dil-gîr olup ferâgat idüp onbeş yıldan ziyâde cem’ itdügüm evrak tâkçe-i ihmâlde metrûk ü nihân kaldı. Mezkûr kitâbın itmâm idüp İstanbul’da ba’zı cihât ile kanâat eyledi. (...) Ba’zı manzûm ve mensûr resâili vardur cümlesi çâşnidâr u hem-vârdur ve tezkiratü’ş-şu’arâsı makbûldür. Matbû-ı erbâb-ı tab’ sühan-güzârdur eyü tetebbu’ itmişdür. Sehî Bey ile aslâ ne inşâda ve ne tertîbde aslâ münâsebeti yokdur ammâ bu dahî şâhrâh-ı hakkı  koyup tarîk-ı taassuba gitmiştir. Ekser-i şu’arâyı yirinden yurdundan idüp çeke çeviri döge döge dir dimez Kastamonılı itmişdür hiç bilmem ne fikir itmişdür. Biz bildigümüz budur ki “şerefü’l-mekân bi’l-mekîn”, işitmedük ki “şerefü’l-mekîn bi’l-mekân”. Necâtî merhum Edirneli  idügi meşhûr-ı âlem iken Kastamonulıdur dimişdür. Acebden acîb budur ki Kastamonıda şâyi’ olan iki lügat Necâtî şi’rinde bulunmagla istidlâl itmişdür ol Temennâ kayası Amasiyyada dahî vardur neden ki Amasiyyalı olmaya. Ve ba’zı şu’arâ hakkında ki aslâ Kastamonılıdur dimege mecâl yokdur Kastamonılı filândan tahsîl-i ma’rifet itmişdür diyü yazmışdur. Hatta Celâl-zâde Nişancı Mustafa Çelebi tercemesinde Kastamonı civarında Tosyadandur dimişdür. Tosyadandur dimekle mekânı ma’lûm olurdı Kastamonı civârında olmagla şeref mi gelür? Ol sebebden zurefâ yârân kitaplarınun adın Kastamonı-nâme ve âlet-i hengâme komışlardur ve bi’l-cümle Kastamonı-nâme oldıgından gayrı aybı olmasa olur.”

Bu noktada Aşık Çelebi’nin bazı ifadelerine parantezler açmak ve bazı iddialarına değinmek istiyorum:

l) Aşık Çelebi diyor ki; “  Latîfî ile fakîr bir tezkiretü’ş-şu’arâ  dimek fikr idüp ol zemân tertîbin ve fakîr hurûf-ı esâmî tertîbin ihtiyâr itdüm. Sonra monla-yı mezbûr benüm tertîbüme sarkup yârân lokmasına tama’ itdügi ecilden ben dil-gîr olup ferâgat idüp onbeş yıldan ziyâde cem’ itdügüm evrak tâkçe-i ihmâlde metrûk ü nihân kaldı.”

Bu ifadelerden Aşık Çelebi’nin Latifi ile görüştüğünü, onunla birer şuara tezkiresi hazırlama konusunda mutabakata vardıklarını, ancak anlaştıklarının aksine Latifi’nin tezkiresini kronolojik olarak hazırlama yerine Çelebi’nin alfabetik sistemini aldığını, buna kırılan Çelebi’nin de  eserini rafa kaldırdığını böylece tezkirenin bir süre  unutulup gittiğini anlıyoruz.  Aşık Çelebi’nin, arkadaş lokmasına göz diken biri olarak Latifi’ye büyük kırgınlığı sözkonusudur. Aslında tezkiredeki şairlerin sıralanışında esas alınan alfabetik düzen fikrinin Aşık Çelebi’ye ait olduğu yine Çelebi tarafından söylenirse de bu iddia ihtiyatla karşılanmalıdır. Çünkü Latifi, tezkiresini kaleme almadan önce yazdığı Nazmü’l-Cevâhir adlı eserinde Hz.Ali’nin hikmetli sözlerini de alfabetik sıraya göre düzenlemiştir.

2) İkinci olarak  Aşık Çelebi’nin bu hadiseden sonra bilhassa Latifi’ye karşı tavır ve davranışlarında alıngan, duygusal bir kişiliğe büründüğünü görüyoruz. Çelebi’nin şu ifadelerine bakalım: “ Ekser-i şu’arâyı yirinden yurdundan idüp çeke çeviri döge döge dir dimez Kastamonılı itmişdür hiç bilmem ne fikir itmişdür. Biz bildigümüz budur ki “şerefü’l-mekân bi’l-mekîn”, işitmedük ki “şerefü’l-mekîn bi’l-mekân”. Necâtî merhum Edirneli  idügi meşhûr-ı âlem iken Kastamonılıdur dimişdür. Acebden acîb budur ki Kastamonıda şâyi’ olan iki lügat Necâtî şi’rinde bulunmagla istidlâl itmişdür ol Temennâ kayası Amasiyyada dahî vardur neden ki Amasiyyalı olmaya. Ve ba’zı şu’arâ hakkında ki aslâ Kastamonılıdur dimege mecâl yokdur Kastamonılı filândan tahsîl-i ma’rifet itmişdür diyü yazmışdur. Hatta Celâl-zâde Nişancı Mustafa Çelebi tercemesinde Kastamonı civarında Tosyadandur dimişdür. Tosyadandur dimekle mekânı ma’lûm olurdı Kastamonı civârında olmagla şeref mi gelür?” Dikkat edilirse bu ifadelerinde Çelebi, büyük bir alınganlık ve duygusallık içerisindedir. Örneğin Necâtî için; “Edirneli olduğunu bütün âlem bilirken Latifi onu döve döve Kastamonulu etmiştir” demesi haksızlık değilse gaflettir. Necâtî’nin Edirne’de dünyaya geldiği doğrudur. Ancak genç yaşta Kastamonu’ya geldiği, hatta Sâilî adında biri tarafından bu şehre getirildiği ve ömrünün önemli bir kısmını bu şehirde geçirdiği de bilinen bir gerçektir. Çelebi’nin iddia ettiği gibi Latifi’nin Necâtî’yi  Kastamonulu göstermesi şiirindeki bir iki kelimeden (Temennâ kayası gibi) hareketle verilmiş bir karardan ibaret değildir. Öyle olsaydı, yani bu kayadan Amasya’da da var idiyse  Çelebi’nin de dediği gibi Amasyalı olduğunu söylerdi. Aynı şekilde Veliyüddin oğlu Ahmed Paşa da Edirne’de doğduğu ve Edirneli olduğu  halde bazı kaynaklar onu Bursalı sayarlar. Kanaatimizce Necati ne kadar Edirneli ise Ahmed Paşa da o kadar Edirnelidir.

Efendim, yine aynı ifadeler içerisinde gördüğümüz; Latifi’nin, bazı şairlerin “usta”larını zikrederken onlar için; “Kastamonuludur” demesi bile Çelebi’ye ağır gelir. Bu bilgilerin gereksiz olduğunu, Kastamonulu olup olmamasının o kadar da önemli olmadığını vurgular. Ne var ki tezkire yazarının sözünü ettiği bu “şairler”e  Necati Bey gibi somut bir örnek verilmemekte ve “bazı şuara” gibi muğlak bir ifade ile geçiştirilmektedir. Yine Celalzâde Mustafa Çelebi’den sözederken Latifi’nin bu şair için “Kastamonu civarında Tosya’dandır” ifadesinin de gereksiz olduğunu, sadece “Tosyadan” demesinin yeterli olacağını söyler. Aslında coğrafî ve idârî taksimatların çok net olarak yapıldığı günümüzde bile zaman zaman bu şekilde nereye bağlı bulunduğu tereddüt oluşturacak kazaların veya beldelerin isimleri zikredilirken bağlı bulundukları il merkezinin ismi ile söylenmesi adettir. Daha önemlisi Latifi tezkiresinin yazma nüshalarına bir göz atılacak olursa böyle bir ifadenin sadece bir nüshada bulunduğu ve yazmaların çoğunluğunda “Kangırı (Çankırı) livasına bağlı Tosyadan..” ifadesinin kullanıldığı görülecektir.  Belki “Tosya” ismi o gün için Osmanlı coğrafyasında bir tane idi ama, Latifi bu tür tanımlamaları başka yerleşim alanları  için de yapmıştır. Örneğin Abdullah İlâhî için; “Vilâyet-i Anatolıda livâ-i Germiyâna tâbi Simav dimekle maruf nahiyedendür.“ , Cenânî için; “Amasya kurbinden...”, Sa’dî-i Karamânî için; “Sivrihisar livâsı tevâbiinden Karamana karîb bir karyeden...”, Medhî için; “Şehr-i Amasya kurbinde Lâdik nâm kasabadan...”, Mesîhî için; Üsküp kurbinde Priştine nâm kasabadandur.” ifadelerini kullanır.  Bütün bu örnekler ortada iken  Çelebi’nin bu  hissiyatını anlamak ve yorumlamakta zorluk çekmekteyiz.

Aşık Çelebi’nin bu açıklamalarından sonra şimdi de asrın bir başka şuara tezkiresi yazarı Hasan Çelebi’ye bakalım. Tezkiresinde Latîfî’nin hayatına dair kısa birkaç satırdan sonra şunları söylüyor Çelebi: “ Zamânında şi’r ü inşâ ile şöhret bulup tezkiretü’ş-şu’arâ tahrîr ve imlâ itmek zahmetine mübtelâ olmuştur. Tetebbu-i ahbâr-ı şu’arâda levâzım u mehâmm kârı mer’î itmedüginden gayrı halâvet-i ibârât ve letâfet-i istiârâtdan berî hâtır-ı efsürde-dilân gibi lûtf u letâfetden ârî olup icâle-i akdâh-ı inşâ iden erbâb-ı belâgat ve berâetün meclis-i i’tibarlarında kâse-i hazef gibi ele almaga liyâkatı ve müşâhedân-ı kabîh-manzar u kerîh-peyker gibi bezm-i ehl-i kemâle gelmege sûreti yokdur.  Cümle şu’arâyı kendünün maskat-ı re’si olan Kastamonı nâm şehre intisâb ve intimâ  itmekle yârân-ı safâ kitâb-ı mezbûra Kastamonu-nâme nâm virmişlerdür. Bu cümle ile şi’ri inşasından bihter idügi muhakkak u mukarrerdür. Eş’ârı dahî vasatü’l-hâl oldugı ma’lûm-ı erbâb-ı makâldür.” Görüldüğü gibi Hasan Çelebi de Latifi’nin eserini “Kastamonu-nâme” diye adlandırmakta ve yazarın asırları aşan güçlü nesir dilini hafife alarak hiç de objektif sayılamayacak bir değerlendirmeyle neredeyse şairliği hiç duyulmamış olan Latifi’nin önce şiirinin inşâsından daha iyi olduğunu, sonra da şiirinin vasat olduğunu ileri sürerek  âdeta onunla alay etmektedir.

Aşık Çelebi, bu konuda Hasan Çelebi’ye nazaran biraz daha insaf sahibi olmalı ki yukarıda zikrettiğimiz değerlendirmelerin son kısımlarında da görüleceği gibi;  “Ve bi’l-cümle Kastamonu-nâme oldıgından gayrı aybı olmasa olur.” diyerek tezkirenin makbul olduğunu, iyi hazırlandığını, tertip ve inşa bakımından Sehi tezkiresi ile kıyaslanamıyacağını belirtir.

Her iki tezkire yazarının bu konudaki itham ve iddialarını bir kenara bırakarak, meseleyi objektif olarak araştırmaya çalıştık. Bunun için Latifi ve Sehî Bey tezkireleri de dahil olmak üzere XVI. asrın diğer tezkireleri ( Meşâirü’ş-şu’arâ - Âşık Çelebi, Tezkiretü’ş-şu’arâ - Hasan Çelebi, Gülşen-i Şu’arâ - Ahdî, Künhü’l-ahbâr/Tezkire Kısmı - Gelibolulu Mustafa Âlî, Tezkiretü’ş-şu’arâ - Beyânî) ni Kastamonulu şairler açasından taradık. Sonuçta ortaya çıkan şudur : Latifi tezkiresinde 29 Kastamonulu şair bulunmaktadır. Bu şairler şunlardır: Andelîbî, Beyânî, Câmî-i Rûmî, Dâî, Dilîrî, Ferâhî, Ferruhî, Hâkî, Halîmî Çelebi, Hamdî-i Kadîm, Harîrî Abdülcelil Çelebi, Kânii, Kıyâsî, Latîfî, Lâyıhî, Necâtî, Neşâtî Bey, Nihânî(Kadı), Nûrî (Kadı), Sun’î-i Kadîm, Şânî, Şâvur, Şemsî-i Defterdar, Şemsî-i Edvârî, Şemsî-i Hisârî, Tâlii, Türâbî, Zaîfî ve Zeyneb. Asrın diğer tezkirelerinde bu isimlerden sadece 4 tanesi  Kastamonulu olarak gösterilmez. Bunlar Dilîrî (Bu şairin Kastamonulu olduğuna dair bilgi XVII.yüzyıl tezkire yazarlarından Fâizî’nin tezkiresinde vardır.), Ferâhî, Lâyıhî ve Neşâtî Bey’dir. Bu isimler dışındaki şairlerin  adı geçen tezkirelerde de Kastamonulu olarak kaydedilmiş olması hayli ilginç ve düşündürücüdür. Dikkati çeken bir başka husus, Latifi’nin eserini Kastamonu-nâme diye isimlendiren Hasan Çelebi’nin, 5 şair dışında sözkonusu şairlerin doğum yerleri konusunda Latifi ile aynı fikirde oluşudur. Yani Hasan Çelebi de bu 29 şairden 24’ünün Kastamonulu olduğunu kabul ederek kendi tezkiresinde bunları Kastamonulu olarak kaydetmiştir. Özellikle Kadı Nuri için; “Latifi kavli üzre kendi vatanı olan şehr-i Kastamonıdandur” ifadesini kullanması, Hasan Çelebi’nin bu itham ve eleştirilerinde büyük bir çelişki içinde olduğunu göstermektedir. Tezkire yazarı Ahdî’nin ise sadece Fünûnî, Mahvî ve Latifi’yi Kastamonulu göstermesi tabii karşılanmalıdır. Çünkü bu tezkirenin yazıldığı coğrafî çevre bellidir.

Bu araştırmada ortaya çıkan daha ilginç bir sonuç da, Sehî, Aşık Çelebi, Hasan Çelebi ve Beyânî tezkirelerinde Kastamonulu olduğu söylenen Sa’dî Çelebi’nin, Latifi tezkiresinde nereli olduğunun belirtilmemiş olmasıdır. Yine Mahvî de Hasan Çelebi ve Ahdî tezkirelerinde Kastamonulu olarak gösterilirken, Latifi bu şairin İstanbullu olduğunu söylüyor. Ahdî ve Âlî’nin Kastamonulu olarak gösterdiği Fünûnî ise Latifi tezkiresinde yoktur. Diğer taraftan bazı şairlerin “nereli” olduklarına dair verilen bilgiler arasında, Latifi tezkiresinin yazma nüshaları arasında  farklılıklar göze çarpar. Bu farklılıklar zamanla bizzat Latifi tarafından yapılan müdahalelerden kaynaklanmış olabileceği gibi, müstensihlerin tasarrufu da olarak da düşünülebilir. Örneğin yukarıda da temas ettiğimiz Celâlzâde Nişancı Mustafa Çelebi için tezkirenin bir yazma nüshası; “Kangırı (Çankırı) livasına tâbi’ Tosya’dan..” derken, aynı tezkirenin bir başka yazma nüshası “Kastamonı kurbinde Tosya’dan...” tanımını yapar. Şimdi burada ortak olan Tosya’dır. Demek ki bu kasaba tarih içinde iki şehrin yakınında olmak hasebiyle idari bakımdan bazan birine bazan da diğerine bağlanmıştır. Bunun örneklerini arttırmak mümkündür.

Son olarak bu konuda, Latifi’nin çağdaşı, hem tarihçi ve hem de bir tezkire yazarı olan Gelibolulu Mustafa Âlî’nin söylediklerini    dikkatlere sunmak isterim. Şöyle diyor Âlî : “Nâmı Abdullatif ve mevlidi Kastamonı cây-ı latîfdür. Vilâyet-i Rûmda tezkiretü’ş-Şu’ara cem’i evvelâ Sehî Begden saniyen bundan sâdır olmışdur. Elhak hûb edâ eylemiş ve şûh u mergûb inşâ  itmişdür. Egerçi kim sâlisen tezkire telif eden Monla Âşık râbian menâkıb-ı şu’arâ tasnîf eyleyen Kınalızâde Monla Hasan-ı fâyık mezbûrı mezemmet eylemişlerdür. Kendüsi Kastamonî olmagla vatanını bilmedügi ehli nazmı kendü hemşehrisi olmak üzre yazdı dimişlerdür. Hatta tezkiresinün nâmını Kastamonınâme ta’bir kılmışlardur. Hâlâ ki itdükleri garaz-ı fâhişdür. Sözleri “men sannefe kad istehdef”, yani “tasnîf eden hedef olur” mazmûnına mâ-sadak olması mûcib-i iftirâ-yı mûhişdür.” Âlî’nin, Latifî hakkındaki bu takdirkâr ifadelerinden sonra, meseleyi önemli ölçüde aydınlığa kavuşturacağına inandığımız  şöyle bir beytini görüyoruz:

 

Elüni gögsine ko insâf it

Kalbini çirk-i hasedden sâf it                                

 

İşte Âlî’nin söylediği bu beyt, belki bütün söylediklerimizin veya söylemeye çalışıp söyleyemediklerimizin özeti olarak kabul edilebilir. Latîfî’yi cansiperâne bir şekilde savunmakta olduğu bu beyti eserinin önsözünde Âlî’nin aynı şekilde kendisi için söylediğini de hatırlatalım.  Âlî, insaf sahibi insana düşen ancak budur diyerek Latîfî  için ileri sürülen bütün iddialara son verir.

Âli’nin bütün bunlara ilaveten Latifi tezkiresi için “Her varakı gülberk-i tarrâ ve her mazmûnı bir nahl-i mevzûn-ı nev-bevvâ mesâbesinde cümle tezkirelerin latîfidür. Elhak her asrın şuarâsını izâh u beyân eylemişdür hiçbir ferde nisbet ü taassub eylemeyüp her kesün evsâfını güftârına göre ayân itmişdür.  şeklindeki ifadeleri de bu konudaki iddia ve ithamların ne kadar haksız ve o nisbette yersiz  olduğunu göstermektedir.

 Kısacası, Latifi’nin bazı şairleri Kastamonulu olmadığı halde hemşehrilik gayretleri ile buralı gibi göstermesi iddiaları alabildiğine  abartılmış, çağdaşlarından Aşık Çelebi ve Hasan Çelebi dışında böyle bir iddiada bulunan olmadığı gibi, bu iki tezkirecinin iddiaları araştırılmadan, incelenmeden günümüze kadar ulaştırılmış ve böylece tezkire yazarı Latifi ve eseri haksız ithamlarla karşı karşıya kalmıştır. Hepinize saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

 



[1] Rıdvan Canım; Atatürk Üniversitesi. K.K.Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi. ERZURUM